Van Denizi’nin kıyısında büyüyen herkes bilir; İnci Kefali yalnızca bir balık değildir. O, bu coğrafyanın hafızası, halkın sofrası, yoksulun ekmeği ve Van Denizi’nin maviliğinde yaşayan ortak bir değerdir.
Bugün İnci Kefali yeniden göç yolundadır. Van Denizi’nin sodalı sularından çıkıp tatlı su ağızlarına doğru ilerleyen bu balık, yumurtasını bırakmak ve neslini sürdürmek için büyük bir yolculuğa başlamaktadır.
Önüne engel çıktığında kayalıkları aşan, akıntıya karşı direnen bu canlı, aslında bize çok sade ama derin bir hakikati gösterir: Yaşam korunursa devam eder.
Bu nedenle 90 günlük av yasağı yalnızca resmi bir karar olarak görülmemelidir. Bu yasak, Van Denizi’nin geleceğini, İnci Kefali’nin neslini ve halkın ortak değerini koruma çağrısıdır.
Çünkü bu dönemde avlanan her balık, yumurta bırakmadan yaşam döngüsünden koparılmış demektir. Bugün kaçak avlanan bir İnci Kefali, yarının binlerce yavrusunun yok edilmesi anlamına gelir.
Mesele sadece balık meselesi değildir. Mesele doğaya, emeğe, geleceğe ve toplumsal sorumluluğa sahip çıkma meselesidir.
Açık söylemek gerekir: Yasak döneminde satılan İnci Kefali kaçaktır. Bu balığı satın almak da bilerek ya da bilmeyerek kaçak avcılığı beslemektir. Bu yüzden 90 gün boyunca İnci Kefali satın almamak, kaçak balıkçılığa karşı verilecek en güçlü toplumsal tavırlardan biridir.
Kaçak avcılığa sessiz kalmamak, gerçek bir yurttaşlık sorumluluğudur. Çünkü Van Denizi yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da mirasıdır. Biz bu denizi çocuklarımıza tükenmiş bir hatıra olarak değil, yaşayan bir değer olarak bırakmak zorundayız.
Bu süreçte yalnızca halkın duyarlılığı da yetmez. Belediyeler, zabıta ekipleri, tarım müdürlükleri, muhtarlar, yerel basın ve bütün ilgili kurumlar sorumluluk almalıdır. Tezgâhlarda, yol kenarlarında ve gizli satış noktalarında kaçak İnci Kefali satışına göz yumulmamalıdır.
Çünkü sessizlik bazen suça ortak olmaktır.
Bir halk kendi suyuna, toprağına, diline ve doğasına sahip çıktığı ölçüde geleceğini korur. Van Denizi’nin İnci Kefali’ni korumak da bu anlamda yalnızca çevreci bir duyarlılık değil; halkın kendi yaşam alanına sahip çıkma iradesidir.
Bugün ekoloji meselesi artık sadece ağaç, su, balık ya da deniz meselesi değildir. Ekoloji, bir halkın yaşam alanını savunma meselesidir. Suyu kirletilen, toprağı talan edilen, denizi kurutulan bir toplumun geleceği de tehdit altına girer.
Rantçı anlayış doğaya yalnızca kazanç kapısı olarak bakar. Oysa bizim için doğa satılacak, tüketilecek, talan edilecek bir alan değildir. Doğa, halkın ortak yaşam alanıdır.
İnci Kefali’nin göç yolculuğunu korumak, ekolojik bir sorumluluk olduğu kadar ahlaki ve toplumsal bir duruştur. Çünkü doğasına sahip çıkmayan bir toplum, zamanla hafızasını, bereketini ve geleceğini de kaybeder.
Bu balığın yolculuğu zordur. Sodalı sulardan tatlı sulara uzanan bu yolculuk, aynı zamanda yaşamın direnişidir. İnci Kefali yumurtasını bıraktığında milyonlarca yavru yeniden Van Denizi’ne döner ve bu doğal döngü devam eder.
Benim çocukluğum bu balıklarla, bu sularla, bu denizin kıyısında geçti. Bu yüzden İnci Kefali’ne sahip çıkmak, benim için sadece çevreci bir hassasiyet değildir. Bu aynı zamanda çocukluğuma, coğrafyama ve halkın ortak hafızasına sahip çıkmaktır.
Bu bilinç yalnızca yasak dönemlerinde hatırlanmamalıdır. Okullarda, ailelerde, mahallelerde ve yerel basında İnci Kefali’nin yaşam döngüsü anlatılmalıdır. Çünkü bir değer ancak toplum tarafından sahiplenilirse korunabilir.
Çocuklarına Van Denizi’ni, İnci Kefali’ni ve bu coğrafyanın bereketini anlatmayan bir toplum, yarın kendi hafızasının eksilmesine de engel olamaz.
Bugün yapılması gereken şey çok nettir:
İnci Kefali’ni avlama.
Satın alma.
Satılmasına sessiz kalma.
Çünkü İnci Kefali yaşarsa Van Denizi yaşar.
Van Denizi yaşarsa bu halkın hafızası, bereketi ve geleceği de yaşamaya devam eder.