|
Tweet |
.
Lise öğrencisi kuzenim, ellerimden tutup beni okula kayıt ettirmeye götürdüğünde, kalbim yerinden çıkacak gibiydi. İlk kez bu kadar kalabalık bir ortamda bulunuyordum. Okul bahçesi çocuk sesleriyle doluydu; herkes toplu oyunlar oynuyor, koşuşturuyor, bağırıyordu. Ben ise bir köşede, siyah önlüğüm, beyaz yakamla bekliyordum. Müdürün odasına girdik, kuzenim kimliğimi uzattı. Müdür, beni okula almak istemeyen biri gibi davrandı. Kimliğin önce ön yüzüne, sonra arkasına baktı. Yaşımı hesaplarken hesap makinesi kullandı; sanki beni okula değil de bir muhasebe kayıt defterine geçiriyordu. Babamın beni kayıt öncesi götürdüğü berber de iyice işin tuzu biberi olmuştu; saçlarımı 1 numaraya tıraş edince kafam sürekli kaşındı, sağ elimle sürekli kaşımak zorunda kalıyordum.
Sınıfta ilk öğretilen cümle: “Türk, öğün, çalış, güven.” Ezberledik hemen. Ama “öğün” kısmı beni hep düşündürmüştü. Bizde öğün, genelde yoğurtla lavaş arasına sıkışırdı. Burada ise bambaşka bir öğün vardı. Devlet, bize durmadan “öğün” diyordu. Belki de yemek saatlerini hatırlatmak istiyorlardı, kim bilir? Çocuk aklı işte...
“Öğrenci” ile “öğlenci” arasındaki farkı çözemezdim. “Sabahçı mısın, öğlenci mi?” diye sorarlardı. Ben de her seferinde “öğrenciyim” diye cevap verirdim. Çok sonradan öğrendim ‘sabahçı’ olduğumu...
Öğretmenimiz tahtaya vurduğunda, parmaklarım cebimde düğüm olurdu. En küçük hatamızda tırnaklarımıza cetvelle vururdu. Sınıftan çıkardıklarında “Dikkat! Hazır ol!” komutları yankılanırdı. Daha askerliği bile bilmeden asker olmuştuk. “Kıt’a dur!” dediklerinde, ben hâlâ “Hangi kıta bu, niye ikide bir duruyor?” diye sorgularken, arkadaşım çoktan omzunu geriye atmış, bayrağa kilitlenmişti bile.
Törenlerde yürürken bir figüran bile değil, tribünlerde açılan pankart gibiydik. Bizi, “Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın!” dizeleriyle motive etmeye çalışıyorlardı. Oysa ben gövdemi anneme bile siper etmemiştim daha. Devlet benden fazlasını istiyordu. Henüz yedi yaşındaydım, boyum sıraya bile yetmiyordu ama sırtımıza vatan yüklediler, “taşı” dediler.
Eğitim sistemi, öğrencilere; Seni selâmlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım” diye şiirler okuturken, biz gökyüzünde uçan kuşlara acıma hissi ile bakıyorduk. O dönem kuşlar için de zordu: Tören alanı üzerinden geçerken selam vermeleri zorunluydu.
Okulda sürekli olarak “Büyüyünce ne olacaksın bakalım?” gibi gelecekçi sorulara maruz kalırdık. Hayalim astronot olmaktı. Bir gün bunu yüksek sesle söyledim. Sınıfta gülüşmeler oldu. Nermin Öğretmen, “Boş boş işlerle uğraşıyorsun” diyerek azarladı. Sonradan anladım; Oysa “boşluk”, uzayın ta kendisiydi. Evrenin tanımıydı. Nermin Öğretmen olmuştu ama anlamamıştı.
Ve sürekli yolda karşılaştığımız büyüklerimizin bize nasihat verme hastalığı... Hepsi de aynı hikâyeyi anlatırdı: Babası, kendisini ayağına çağırarak, “Bak sen adam olamazsın dedin ama ben vali oldum” diyen oğluna demiş ki: “Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim…” Hâlbuki geçen gün başka bir amca da “Ben sana padişah olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” diye anlatmıştı. Hikâyelerde makam sürekli değişiyordu ama Osmanlı’da padişahlık babadan oğula geçerdi ya, neyse!
Pazartesi sabahları okul yoluna düşerken, aklım hep tatilde olurdu. Kar yağsın da okullar tatil olsun diye dua ederdim. Dualarım bazen kabul olurdu ama bu sefer de karı küreyip okula gitmek gerekirdi. Kar doğanın armağanıydı ama devlet, o armağanı bile göreve çevirmeyi biliyordu.
Okulda her şeyi bilen çocuklar da vardı. Her konuda fikirleri olurdu. Hiko vardı mesela; futbolcu Maradona ile popçu Madonna’nın kardeş olduğunu, Madonna’nın bindiği limuzinin Maradona tarafından ona doğum gününde hediye edildiğini söylerdi. Hepimiz şaşkınlıkla buna inanır ve tek kelime itiraz etmezdik. Cumartesi–Pazar günleri ise He-Man’den esinlenerek “Gölgelerin gücü adına!” derdik ama Hiko, “Öyle demeyin, Allah’ın gücüne gider” diyerek bizim He-Man olmamızı engeller, sonra “He-Man benim” diyerek elindeki tahta sopayla bize dalardı.
Televizyonda Turgut Özal, gözlüğünü hafif indirip kalemini kameraya doğrultur, “Açık seçik ifade ediyorum!” derdi. Kenan Evren’in gözleri hep yukarılarda olurdu. O yukarıya bakarken, biz hep yere bakardık. Çünkü onun baktığı yer bizimle ilgili değildi, netekim... Ecevit ise sadece ‘Umut’ olarak kaldı, ötesine geçemedi. Şimdi dönüp bakınca anlıyorum ki… Biz aslında okula değil, törene gidiyormuşuz. Okul dediğin yer, soru sorma cesaretini beslemeli; bizdeyse soru sormak bile başlı başına bir “risk unsuru”ydu. Eğitim değil, itaatti bizden beklenen. Ve her sabah aynı andımız: Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Neticede biz o varlığımızı koruduk, armağan etmedik. Büyüdük, düşündük, eleştirdik.
Şimdi 2025–2026 eğitim-öğretim yılı başlıyor. İçimden başarılar dilemeyi çok isterdim. Ama sistem aynıysa, sonuç da aynı olur. Onlar ırkçı yeminler ettirirlerdi, şimdilerde tarikatlar başka yeminler ettiriyor.
Belki bir gün, gerçekten okula gider çocuklar. Törene, tarikatlara değil. Eğitimde 40 yıl geriden geliyoruz; o yüzden 2025–2026 eğitim-öğretim yılı değil, hâlâ 1984–1985 yılı başlıyor dedim.
Yine de umut etmek istiyorum. Belki bir gün gerçekten bilimsel eğitimin kıymet gördüğü bir ülke oluruz.